Latest Entries »


Çevremdekileri yayınlamak onurumdur 😀 Arkadaşım Yunus’a ait bir blog sitesidir.

http://www.yorumlayin.net

Uzun zaman oldu buralara yazamayalı, kendimi toparladıktan sonra tekrar sizlerleyim takipte halen kalanlar vardır umarım 🙂


Suriye’de Esad rejimi ile Batı destekli silahlı gruplar arasındaki çatışmalar derinleşirken, Batı Kürdistan’ın Kobani kentinde, halk tüm devlet kurumlarına el koydu. Kürt yetkililer, savaşın Kürdistan bölgesine ulaşmasını engellemek amacıyla böyle bir tedbir alındığını bildirdi.

Alınan bilgilere göre Kobani’de halkın kendi imkanları ile kurduğu sivil savunma komiteleri, tüm devlet kurumlarına el koydu. Bu bilgi PYD Başkanı Salih Müslim tarafından da doğrulandı.

Halkın Kobani’de “yönetime el koyması” sırasında herhangi bir şiddet olayının yaşanmadığı bildirildi. ANF’ye açıklamada bulunan PYD lideri Salih Müslim, devlet kurumlarının halk tarafından kurulan sivil savunma komitelerince ele geçirildiğini bildirdi. PYD lideri, Afrin’in bazı bölgelerinde de benzer bir durumun yaşandığını ifade ederek, “halk kendi kendisini yönetiyor” dedi.

Suriye’de iktidarın ele geçirilmesi için bir savaş yürütüldüğüne dikkat çeken PYD lideri, “Şam’da patlamalar oluyor, çatışmalar derinleşiyor. Halk yönetime el koyarak Özgür Suriye Ordusu ile rejim arasındaki çatışmaların Kürdistan’a yayılmasını önlemeye çalışıyor” dedi.

Kürtlerin Batı Kürdistan ve Suriye’de yoğun olarak yaşadıkları bütün kentlerde kendilerini koruması gerektiğinin altını çizen Müslim, “Burada kimseye yönelik bir düşmanlık sözkonusu değil. Ama çatışmaların bölgeye sıçramaması için halk yönetime el koyuyor” dedi.

Askeri güçlerin bölgede olmadığını ve emniyet güçleri ile de herhangi bir çatışma durumunun sözkonusu olmadığını belirten Müslim, “Kurumlara el konulurken, onlara ‘misafirimizsiniz’ deniliyor,’ kalmak istiyorsanız sizi koruruz ama biz burada yöneteceğiz’ diyorlar” şeklinde konuştu.

Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Suriye’nin ikinci büyük kenti Halep’te henüz çatışmaların olmadığını ifade eden Müslim, Kürtlerin yaşadığı bölgelere Suriye Özgür Ordusu’nun giremediğini ancak çatışmaların Halep’e de sıçrayabileceğini belirtti.

PYD lideri, Suriye’de çatışmaların derinleşeceğini söylerken, “Askeri bir dış müdahale de şimdilik beklemiyoruz. Bunun koşulları yok” diye ekledi.

Kürtlerini diğer bölgelerde de devlet kurumlarına el koyabileceği öğrenildi. Mart 2011’de başlayan olayların ardından, bölgede demokratik özerk bir yapı kurmak isteyen Kürtler, anadil okulları açtı, halk meclislerini kurdu ve kendilerini korumak için de savunma komiteleri oluşturdu. Kürtler, yaklaşık 3 milyon ile Suriye nüfusunun yüzde 15’ini oluşturuyor.

Başta Türkiye olmak üzere Kürdistan’ı sömürgesinde bulunduran devletler ile Batılıların yoğun komplo girişimleri ve manipülasyonlarına rağmen Suriye’deki temel Kürt organizasyonları tek çatı altında birleşmeyi başardılar.

PYD’nin de içinde olduğu bölgenin en kitlesel ve etkili gücü Halk Meclisi ile diğer bir çatı örgütü olan Kürt Ulusal Meclisi, 9-10 Temmuz tarihlerinde Hewler’de yapılan görüşmelerin ardından güçlerini ortaklaştırma kararı aldılar. Anlaşma, Federal Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesut Barzani huzurunda imzalandı. Batı Kürdistan’ı istikrarsızlaştıracak tüm faaliyetler ve şiddet olaylarını mahkum eden her iki Meclis, barışçıl yöntemlerle 40 yıldır iktidarda olan Baas rejiminin yıkılması çağrısında bulundu.

 

 

 

 

 


Amelia Mary Earhart (d. 24 Temmuz 1897 – 2 Temmuz 1937′de kayboldu, 20 Haziran 1938′de öldüğü ilân edildi). ABD’li havacı ve yazar.

Atlas Okyanusu’nu uçakla tek başına geçen ilk kadın pilot Amelia Earhart’tır.

ABD’nin Kansas eyaletinde doğan Earhart I. Dünya Savaşı sırasında askerî hastanelerde hemşirelik yaptı. Savaştan sonra hava taşıtlarındaki hızlı gelişmelerle yakından ilgilendi.

1928′de Atlas Okyanusu’nu yolcu olarak geçen ilk kadın olarak ün kazandı. 20-21 Mayıs 1932′de tek başına Newfoundland’dan İrlanda’ya uçarak Atlas Okyanusu’nu geçti. ABD’yi baştan başa geçtiği uçuşundan sonra, Ocak 1935′te, Newfoundland-İrlanda arasındaki mesafeden daha uzun olan Hawaii-Californa arasını gene tek başına uçan ilk kişi oldu.

1937′de ABD’li meslektaşı Fred Noonan ile Lockheed Electra modeli, çift motorlu bir uçakla dünya turuna çıktı. İkinci Dünya Savaşı’nda yolculuğunun üçte ikisini tamamladığı sırada, uçak Pasifik Okyanusu’nun ortalarında kayboldu ve Earthart’ın izine bir daha rastlanamadı.

Kaynak: http://yunusortak.wordpress.com/2012/07/23/amelia-mary-earhartin-dogum-gunu-24-temmuz-google-doodle/

 

 

 


Anneler günü ve sevgililer günü kadar popüler olmayan babalar günü belleklerde kolay kolay yer etmez.

Nede olsa babalar günü hediye alsanız da almasanızda babanızın babalar gününü kutlamanız gerekmektedir.

Bu sene babalar günü 17 Haziran Pazar günü kutlanacaktır.

Google’ın da babalar günü için bir hayli ilginç bir doodlesi var :) ..

DramatikbLog & Yunus Ortak

Yunus Ortak


Sayfaların çalınma durumuna düşen YÖNETİCİ YETKİLERİ artık değişti..

Facebook sayfalarını yönetmek gerek iş için gerekse de diğer amaçlar için olsun Facebook’un en önemli parçalarından bir tanesi. Ancak sayfaların yönetimini birden fazla kişi olarak gerçekleştiriyorsanız tüm yöneticilerin aynı işlemleri yapabilmesi ve aynı derecede yetkilere sahip olması yönetim sorunlarına yol açabiliyordu.

Facebook bunu engellemek için yeni bir sayfa yöneticiliği sistemi geliştirdi. Aşağıda görebileceğiniz ekran görüntüsünde olduğu gibi artık sayfa yöneticilerinin toplamda 5 adet farklı yetkilendirme seçeneği var.

Yönetici, İçerik Yetkilisi, Moderatör, Reklam Veren ve İstatistik Analisti olmak üzere 5 farklı seçeneğe sahip olan yönetici yetkilerinin yetki genişliği de baştan sona azalır şekilde düzenlenmiş. Yetkilerin kapsamı şu şekilde:

Yönetici

Yönetici görevlerini yönetebilir, Sayfanın adıyla mesaj gönderebilir ve paylaşımda bulunabilir, reklam oluşturabilir ve istatistikleri görebilir.

İçerik Yetkilisi

Sayfayı düzenleyebilir, Sayfanın adıyla mesaj gönderebilir ve paylaşımda bulunabilir, reklam oluşturabilir ve istatistikleri görebilir.

Moderatör

Sayfadaki yorumları yanıtlayabilir ve silebilir, Sayfanın adıyla mesaj gönderebilir, reklam oluşturabilir ve istatistikleri görebilir.

Reklam Veren

Reklam oluşturabilir ve istatistikleri görebilir.

İstatistik Analisti

İstatistikleri görebilir.

Böylece artık iş ortakları veya reklam verenlerle de çalışırken onlara kısıtlı yönetici yetkileri verebilir ve daha rahat şekilde çalışabilirsiniz. Ayrıca herkeste en üst yetkinin olmaması Facebook güvenlik açıklarından faydalanarak sayfanızın hacklenmesini de çok daha zor hale getiriyor.

Kaynak: http://yunusortak.wordpress.com/2012/05/31/facebook-sayfa-yonetici-yetkisi-sinirlama-yetki-degistirme/

Kaynak Blog: http://www.dramatikblog.net 


OLDUKÇA ETKILEYICI :-o
GIDEON SUNDBACK GÜNÜMÜZDE KULLANILAN ANLAMDA ILK FERMUAR PATENTI GIDEON SUNDBACK TARAFINDAN ALINMIŞTIR.

İsveç göcmeni Kanadalı elektrik mühendisi Gideon Sundback Universal Fastener Company için çalışmak üzere işe alındı. İyi tasarım bilgisi ve fabrika müdürünün kızıyla evlilik, Sundback’i Universal’da tasarımın en üst pozisyonuna getirdi. Sundback, mükemmelden uzak Judson C- Curity Fastener’ı geliştirmekle sorumluydu. Maalesef, karısı 1911’de öldü. Kederli koca, uzun uğraşlardan sonra 1913’te modern fermuarın tasarımını yaptı. Sundback 1917’de ‘Ayrılabilir Tutturucu’(Separable Fastener) patentini aldı. Ayrıca, Sunback yeni ürün için üretim makinesini da yaptı.

Doodle , 24 nisan 2012 , Google

http://yunusortak.wordpress.com/2012/04/23/gideon-sundback-nedir-ve-gideon-sundback-doodle/

Kin.. Nefret.. İntikam..!


“Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik…
Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında ‘Hakimiyet Hakkındır’ düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik…
Emekçiye ‘Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!’ diyecek…
Kapitaliste ise ‘Allah buyruğunu ve Resûl emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!’ ihtarını edecek…
Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik…
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezayı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak, ve O’ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak tanımayacak ve O’nun düşmanlarını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik…
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum.” (Necip Fazıl Kısakürek, “Gençliğe Hitabe”.)

“En önemlisi de milli, manevi değerlerine sahip çıkan, onları yaşatan, geleceğini geçmişinden aldığı güç, gurur ve ilhamla şekillendiren bir gençlik tasavvur ediyoruz. Altını çiziyorum; modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum. Kökü ezelde, dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlikten bahsediyorum. Ben şu anda Abdi İpekçi Kapalı Spor Salonu’ndaki gençliği böyle bir gençlik olarak karşımda görüyorum.”
(19 Şubat 2012, Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP İstanbul Gençlik Kolları’nın kongresinde “telekonferans” yoluyla yaptığı konuşma.)

 

Recep Tayyip Erdoğan’ın Ocak ayı sonunda “dindar gençlik”ten söz etmesinden üç hafta sonra, 19 Şubat günü yaptığı bu “telekonferans” konuşması, “dindar gençlik” tartışmasını “kindar gençlik” tartışmasına dönüştürdü. Her zaman olduğu gibi, birkaç hafta gündem maddesi olarak kaldı ve geçti.
Yine de bu kısa süre içinde “tartışma” belli ölçülerde “medya”da yer bulabildi. Ama Recep Tayyip Erdoğan’ın Necip Fazıl Kısakürek’ten aldığı bu sözlere karşı çıkanlar (başta CHP olmak üzere) çokluk “kin” sözcüğünün “kötücül” anlamından yola çıkarak, “hoşgörülü gençlik”ten, hümanistlikten, Yunus Emrevari yumuşaklıktan söz etmekle yetindiler. Oysa Recep Tayyip Erdoğan sözünü söylemiş, mesajını vermiş ve yerine iletilmesini sağlamıştır.
“Hoşgörü, insancıllık, yumuşaklık…”
Bütün bunlar “Kininin davacısı” bir gençlik yetiştirmekten söz eden, hatta öyle bir gençlik yetiştirmek için “yeni” formüller peşinde koşan şeriatçı kesimler açısından hiçbir şey ifade etmemektedir. Şeriatçıların “kin”lerinin “davacısı” olmayı sürdürdükleri de çok açıktır. Üstü örtük olan ise, şeriata, şeriatçılığa, teokratik devlet düzenine karşı olan, doğal olarak laiklikten söz edenlerin ne yapacaklarını ve nasıl karşı çıkacaklarını bilememeleridir.
Kin ve nefret.
Kin, en bildik haliyle, birisine ya da birilerine karşı duyulan düşmanlık duygusu ve öç alma isteğidir. Kin duymak, aynı zamanda nefret etmektir. Nefret etmek ise, en bildik haliyle, iğrenmeden daha öteye geçer; doğrudan birisinin ya da birilerinin kötülüğünü istemeye varan bir tutkudur.
Çok açık ve kesindir ki, şeriatçılar, daha somut ifadeyle, şeyhler, şıhlar, tarikatlar ve müritler, 90 yıllık Cumhuriyet yönetiminde büyük ölçüde baskı altında tutulmuşlardır (“mazlum” edebiyatının gerçekliği). Kimi zaman siyaset sahnesinde yer almışlar, belli siyasal partileri desteklemişlerdir. Her durumda destekledikleri partiler, kendilerine “çile” çektiren, “zulüm” yapan “Kemalist”lere ve Kemalist yönetime karşı olan partiler olmuşlardır.
“Hümanist” bakış açısından ya da solda kendiliğinden egemenlik kuran “her türlü baskı ve şiddete karşıyız” mantığı açısından, şeriatçılara yapılan “zulüm”dür. Şöyle yakın tarihi öylesine biliyormuş gibi olan bu bakış açılarına sahip birileri, çok kolaylıkla, “Yazık! Onlara da çok çektirmişler” demekten kendisini alamamaktadır. Biraz “empati” kurarak, “kendileri” faşist askeri darbelerden “çok” çekmişler ve bu nedenle “askerlerden” (ordudan) nefret ediyorlar ve kin duyuyorlarsa, doğal olarak şeriatçılar da kendilerine “zulüm” yapanlara karşı aynı nefret ve kini duyuyorlardır diye düşünür. Onların anlayamadığı (ya da anlamak istemedikleri) tek şey, şeriatçıların (“dindarlar”ın) böylesine “zulüm” görmüş olsalar da, böylesine “rövanşist” tutum takınmalarıdır. Yani kin ve nefret duygularını (“empati” sayesinde) anlayabilmekte, ama “intikam duygusu”nu anlayamamaktadırlar.
Oysa “kin”, “intikam duygusu”ndan başka bir şey değildir. Dolayısıyla “kininin davacısı” olan, yani “kin”ini koruyan, kollayan birileri için, günü geldiğinde bu “intikam duygusu”nun gereğini yapmak “farz”dır. Bunun tek koşulu, kendilerini mutlak güç sahibi olarak görmeleridir. Mutlak güç sahibi oldukları anda, yapılan “zulmün” intikamını da alacaklardır. Burada şaşılacak hiçbir şey yoktur. Şaşırtıcı olan, “sol”cuların böyle bir “intikam alınması” karşısında kendilerini çaresiz hissetmeleri ve “hümanizm”e sığınmalarıdır.
Herşeyden önce “sol”, ilerici, yurtsever ve demokrat kesimler “yumuşamış”tır. Daha 12 Eylül askeri darbesinin ilk yıllarında, “en ilerici, en demokrat, en solcu” Atilla İlhan’ın yazdığı “Kartallar Yüksek Uçar” dizisiyle (1983) bu “yumuşama” süreci başlamıştır. “Herşeyi husuletle ve suhuletle halletme” zihniyeti neo-liberalizmin kozmopolitizmiyle birleşerek, amaçsız, inançsız bir “sol” kütle yaratmıştır.
Tarih, bu yepyeni “hümanist” bakış açısıyla yeniden yorumlanmaya başlanmıştır. Bugün AKP’nin “en sadık yandaşları” olan “liberaller”, dün, yeni tarih yorumcuları olarak ortaya çıkmışlardır. Murat Belge başta olmak üzere, her türden “eskimiş-dönek marksistler”, büyük bir “medyatik” destekle bu yeni “hümanist tarih anlayışı”nı yerleştirmek için canla başla çalışmışlardır.
Ve bugüne gelindiğinde, “sol”, artık devrim sözcüğü bir yana, tarihin devindiricisi olan devrimleri bile savunamaz hale gelmiştir. (“Dört Bir Taraf” programında Enver Aysever’in içler acısı durumu gibi.)
Bu otuz yıldır süregiden yoğun ideolojik propagandayla deforme olan “sol”un “hümanist”, “yumuşakça” zihniyetinin ilk büyük ürünü laiklik ilkesinin önemsizleştirilmesi olmuştur. Dolayısıyla, laiklik ilkesi önemsizleştiği oranda “şeriat tehlikesi” de o kadar önemsiz hale gelmiştir. Böylesine “yumuşakça”laşan “sol”, kaçınılmaz olarak AKP’nin “mazlum edebiyatı”na karşı “bitaraf” kalmayı seçmiştir.
Laikliği, “Jakoben laiklik” olarak anlamadığını, böyle kabul etmediğini söyleyen “solcu” sayısı oldukça çoktur. Onlar, “Jironden” değildirler. Tersine, kendilerini “Jakobenler”e yakın hissederler, ama Robespierre’in “Jakobenliği”ne değil, Andrzej Wajda’nın “Jakoben” Danton’ına yakındırlar. Fransız burjuva devriminin önderlerinden Marat’ı öldüren Charlotte Corday’ı “anlayabilmek”le övünürler. Ne de olsa, Jakobenler aristokratları giyotinde kesmişlerdir. Bir aristokrat aileden olan Charlotte Corday da, bu idamların karşısında duyduğu kin ve nefretin “gereğini” yapmıştır!
Ve bugün, otuz yılda, hamur gibi, kil çamur gibi, yoğrula yoğrula ekşimiş, ama her seferinde daha da yumuşamış olan “sol”, bu zihniyetiyle AKP iktidarıyla, onun “kininin davacısı” adamlarıyla karşı karşıyadır.
Kolonyalizm anlamında sömürgeciliği görmemiş ve yaşamamış bir ülke halkının anti-kolonist bir geçmişi, bir tarihsel geleneği yoktur. Avrupa tarzı klasik feodal aristokrasiyi görmemiş ve onlar tarafından ezilmemiş bir ülke halkının anti-feodal mücadele geleneği de yoktur. Doğal olarak, onlar için, kolonyalistler ve aristokratlar “şık giyimli, lüks içinde yaşayan” insanlardan başka bir şey değildir. Hem zaten bu feodal aristokrasinin son temsilcilerinden olan İngiliz Kraliyet Ailesi’nin “Lady Di”siyle ne alışverişleri olabilir ki! Onca “nazik beyefendiler ve hamfendiler”in Osmanlı hanedanı üyesi diye sürgüne gönderilmeleri hem yazık, hem insafsızlık değil midir?
Ah, o Jakobenler! Ah, insanlığa “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” düşüncesini getiren o Büyük Fransız Devrimi’nin yapıcıları! Nasıl olur da, o “nazik beyefendileri ve hamfendileri”, o “güzelim mi güzel” Marie Antoinette’in kellesini giyotinde acımasızca (ve üstelik “avam”ın alkışları arasında) kesebildiler? Bu nasıl bir insafsızlık, nasıl bir gaddarlık! Aman tanrım!
Ah, Mustafa Kemal’in ve Kemalistlerin Jakobenliği! Ne zulümlere, ne haksızlıklara yol açtılar! Kaç şeyhi, piri, şıhı mapuslara attılar, işkence yaptılar, bazılarını idam ettiler! Tekkeleri, zaviyeleri, tarikatları kapattılar! Bu nasıl bir aymazlık, nasıl bir gaddarlık! Ya o “mulayim ve alim”, “pırıl pırıl”, “nurlu” insan Said-i Nursi’ye çektirdikleri! Üstelik bunları yapanlar, “aynı zamanda” Dersim katliamını da yapanlar, Kürt ağalarını sürgüne gönderenler! 12 Mart’ta “67’lilere”, 12 Eylül’de “77’lilere” işkence yapan, katleden yine onlar değil mi?
İşte yumuşamış ve yumuşturulmuş “sol”un otuz yılda aldığı yol budur.
Şüphesiz tarih, tarihtir, değiştirilemez, geri döndürülemez. Yaşanılanlar yaşanılmıştır. İnsanlık tarihinde pek çok haksızlıklar, pek çok katliamlar, soykırımlar vardır. Ama hiçbirisi devrimler kadar kin ve nefrete yol açmamıştır. Kin ve nefret duyanlar, şüphesiz, devrim öngünündeki egemen sınıflardır. Ama bugün “tarih”, eski egemen sınıfların ardılı olanlar tarafından yazılmıştır. Adı ister “popüler tarih” olsun, ister “tarihin arka odası” olsun, her durumda, egemen sınıfların egemenliklerine karşı duyulan kin ve nefretin ürünü olan devrimler insanlığın tarihsel gelişiminin motoru olmuştur. “Sol”un yumuşarken ve yumuşturulurken unuttuğu gerçek de budur.
Bugün Fransız Devrimi denildiğinde, giyotinden başka bir şey görmeyenler, feodalizmin “ilk gece hakkı”nı kutsayanları elbette anlayamayacaklardır. Ama feodalizmin öyle kendiliğinden, barışçıl biçimde yerini kapitalizme, burjuvazinin iktidarına bırakmayacağı da tarihsel bir gerçektir. Marks’ın ünlü sözüyle, “yeni bir topluma gebe olan her toplumun ebesi şiddettir”.
Bu anlaşılmadığı sürece, AKP’nin “kindar ve dindar gençlik” amacı da, “kini” de, “intikam duygusu” da anlaşılmayacaktır.
Kemalistler, siyasal bir devrim yapmışlarsa da, hiçbir zaman bu devrimi toplumsal devrimle tamamlayamamışlardır. “Klasik” sol söylemle, burjuva demokratik devrim tamamlanmamıştır. Feodalizme karşı belli uygulamalar yapılmışsa da, her dönemde feodallerle işbirliği yapma yoluna gidilmiştir. Dolayısıyla da feodalizmle uzlaşılmıştır. Değişik zamanlarda şeriatçı kesimlere tanınan “kolaylıklar” bu uzlaşmanın ürünü olmuştur. 1960’larda ise, şeriatçı kesimler, “dindarlar” ya da “inananlar”, son moda deyişle, “mütedeyyin”ler, gelişen devrimci harekete karşı anti-komünist güçler olarak örgütlenmişlerdir. 12 Eylül döneminde ise, Sovyetler Birliği’ne karşı Amerikan emperyalizminin geliştirdiği “Yeşil Kuşak” projesinin ürünü olarak bu “mütedeyyin” kesimler maddi olarak da desteklenmişlerdir.
Bu kısa “tarih özeti”nden çıkan tek sonuç, Türkiye’deki egemen sınıfların da (oligarşi) en büyük korkusunun devrim olduğudur. Bu korkularıyla şeriatçı kesimlerle işbirliği yapmakta hiç duraksamamışlardır. Ama sol, “dövüle dövüle çelikleşmek” yerine, yoğrula yoğrula yumuşamıştır. 1965-1980 yıllarında binlerce devrimcinin ve “sivil halkın” kanını döken faşist katillerle bile “barışık” hale gelmiştir. “Siz silaha sarılmasaydınız, faşistler de size saldırmazdı” söylemini kabul etmek durumunda kalmışlardır.
Ya şimdi…
Modern… dindar… kindar… şeriatçı bir güruh bulunmaktadır. Ece Temelkuran, Nuray Mert gibi “popüler kültür” ürünü “solcu” yazarlara bile tahammül edemeyen bir şeriatçı güruh var. 4+4+4 ucubesinde görüleceği gibi, “milli eğitim sistemi” temelden altüst edilmektedir. “Özel yetkili” savcılar ve mahkemeler eliyle herkes “içeri tıkılmak” tehdidiyle yüz yüzedir.
Bunun karşısında ise, kendi arkadaşının, yoldaşının, akrabasının faşist katiller tarafından öldürülmesini unutmuş, Maraş vb. katliamların acısını “anma şovları”na dönüştürmüş, “rengarenk”, “cümbüşlü”, “eğlenceli” ve icazetli 1 Mayıs’larda halay çekmeyi “eylem” zanneden bir “sol” kitleden söz ediyoruz. Bu “sol”, şimdi, “12 Eylül’den hesap sorulacak” diye şikayet dilekçeleri hazırlamaya koyulmuştur. “T. C. Hükümeti”nin doğrudan “müdahil” olmaya karar verdiği “12 Eylül davası”yla yüreklerini soğutmaya çalışmaktadır.
Bununla da yetinilmemektedir. “Ama halkın %50’si AKP’yi destekliyor” diyerek AKP iktidarı meşrulaştırılmaktadır. Unutulan ise, bu “%50 halk” denilenlerin, dün Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da insanları katledenler olduğudur.
Devrimciler “kindar”dır, “kin”lerinin davacısıdır. Yapılan haksızlıkları, baskıları, sömürüyü, tarihin hangi döneminde yapılmış olursa olsun unutmazlar. Ama onların “kini”, sözcüğün gerçek anlamıyla sınıf kinidir. Bu da, müzmin komünizm düşmanı olan şeriatçıların, Necip Fazılcıların hiç anlayamayacakları şeydir.
Ve bilinmelidir ki, ve tarihin kaydettiği gibi, devrim bir şiddet eylemidir. Devrimin şiddetinin düzeyini belirleyen tek şey, karşı-devrimcilerin şiddetidir. Emperyalizmin güdümündeki şeriatçı iktidarın uygulayacağı her baskı, her şiddet, her tehdit, devrimle birlikte aynı düzeyde ve aynı oranda onların karşısına çıkacaktır. Bu tarihin diyalektiğidir.
Bilinmelidir ki, baskının büyüklüğü devrimi çabuklaştırmasa da, her durumda devrimin şiddetini artırır. Baskı yapanların tarihten alabilecekleri tek ders de budur. Alırlarsa!


Oportünizm çeşitli kılıklara bürünerek sosyalist hareket içinde ortaya çıkar.
Oportünizmin kılığını o ülkenin ekonomik ve sosyal bünyesi, gelişme derecesi -gelişme derecesiyle kopmaz bağları olan- proletaryanın politik bilinç ve örgütlenme düzeyi, dolayısıyla ülkenin içinde bulunduğu devrim aşamasının niteliği belirler.
Kısaca özetlenirse, ülkedeki hakim ve tali çelişkilere göre oportünizm biçimlenir, kılık kıyafetini ayarlar.
Sosyalizme geçmiş olan bir ülkede antagonist çelişkiler uzlaşmaz çıkar çelişkileri geniş ölçüde çözümlenmiş olacağı için, çelişkilerinin niteliği antagonist olmayan, sınıflı topluma özgü olmayan “uzlaşabilir” çelişkiler biçimindedir. Burada oportünizmin amacı “uzlaşabilir çıkar çelişkilerini“, “uzlaşmaz çıkar çelişkileri” haline getirmektir. Bunu başarmak için de sinsi girişimlerde bulunur, sürekli pusuda uygun ortam bekler.
Sosyalist olmayan ülkelerde ise oportünizm mücadelenin içinde bulunduğu aşamalara göre değişik giysiler ile karşımıza çıkar.
Sanayi devrimini tamamlamış, politik bilinci gelişmiş çok güçlü proletarya sınıfına sahip bir ülkede oportünizm, karşı güçleri büyütmek, kendi olanak ve gereçlerini olduğundan daha aşağıda değerlendirerek, vurulması gereken yerde vurmamak, beklemektir. Burjuva parlamentarizminin devamlı bir denge unsuru olmaktır.
Bizim gibi milli demokratik devrim aşaması içinde bulunan yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülkede ise oportünizm ya “devrim düz bir hat izlemek zorundadır“, diyerek yanına alabileceği, tarafsızlaştırabileceği güçleri karşıya iter, temel çelişki-tali çelişki ayrımını gözden uzak tutar veya tali çelişkiyi temel çelişki kabul eder. İşçi sınıfı ile çelişkisi olan tüm sınıf ve tabakalara karşı, bir kördöğüşüne kalkar: Mao-Tse-Tung’un deyişi ile “balığı derin sulara, serçeleri de sık ağaçlıklara sürdüğü gibi, o, milyonlarca kişiyi milyonlar üstüne ve kudretli bir orduyu düşmanın üzerine sürerek kırdırır ki, düşman şüphesiz bunu alkışlar.” Ya da belli bir süre için bile olsa, işçi sınıfına politik bilinç verme ve örgütlendirme sorunlarını ihmal eder, gereken gayreti göstermez veya geçici güçlüklerin yanlış bir analiziyle, korku vs. nedeni ile karşı-devrim saflarını olduğundan güçlü, kendi güçlerini olduğundan zayıf değerlendirerek milli kurtuluş mücadelesinde pasif kalır veyahut milli kurtuluş mücadelesinde millici sınıflarla olan tali çelişkisini unutarak onları denetim altında tutmaz.
Bazen iki tip oportünizm ülkemizde olduğu gibi içiçe girer. Sosyalist olduğunu söyleyen bir hizip, aynı anda hem sol, hem de sağ oportünizm içinde olabilir.
Kabaca -ana hatları ile- gelişmiş kapitalist, sosyalist ve geri kalmış ülkelerdeki devrim süreci içindeki oportünizmin belirgin niteliklerini belirttikten sonra, gelelim oportünizmin genel, değişmez kârakterine; hangi devrim sürecinde olursa olsun, hangi kılığa bürünürse bürünsün oportünizmin değişmez özelliği ideolojik mücadeleden kaçmaktır. Oportünizmin panzehiri ideolojik mücadeledir. Oportünizm proleter devrimcilerin karşısına hiçbir zaman açıkça çıkamaz.
T.İ.P. Ereğli ve Zonguldak ilindeki olgular bunun pratikte açık kanıtlarıdır.[1]

9 HAZİRAN, EREĞLİ TİP TEŞKİLATI

Bay Aren, Fatma Hikmet İşmen ile ilçe teşkilatında; işçi omuzdaşlarımıza Türkiye sosyalizminin (siz oportünizminin anlayın) sorunlarını anlatıyor:

      “Biz proletaryanın öncülüğünde sosyalist devrimi savunuyoruz. Onlar ise küçük burjuva reformistleri olan asker ve sivil bürokrasinin öncülüğünde demokratik devrimi savunuyorlar… Türkiye demokratik devrimi geniş ölçüde tamamlanmıştır. (1923) Bu nedenle önümüzdeki aşama sosyalist devrim aşamasıdır… Emperyalizm ülkemizde daha ziyade askeri niteliktedir ve bizim kavgamız sosyalist yani anti-emperyalist anti feodal ve anti-kapitalist bir mücadeledir. Eğer söyledikleri gibi emperyalizme karşı olan küçük burjuvalar varsa, sosyalist mücadele anti-emperyalist ve anti-feodal mücadeleyi içerdiği içîn bizim yanımıza gelerek mücadeleye katılırlar:.. ‘Demokratik Devrimi Lenin otokrasiye karşı Rusya’da savunmuştur. 8 Saatlik iş saati vs. için. Türkiye’de otokrasi mi var? Türkiye’de demokrasi vardır.” -Filipin tipi, diye bağıran bir arkadaşımıza-, “Olsun, demokrasi değil mi?” demiştir…

  

      “Ayrıca sosyalist devrim ile demokratik devrim aşamalarının birbirine karıştığı tarihin birçok dönemlerinde görülmüştür, bunun böyle olması doğaldır…

”  

      “6. Filo’ya karşı meşhur Kanlı Pazar’da anti-emperyalist sloganlar örneğin Kahrolsun Amerika vs. gibi sloganlar, Toprak Köylünün Fabrika İşçinin gibi sosyalist(!) bir sloganın yanında sönük kalmıştır. Bu da pratikte, içinde bulunduğumuz devrimci aşamanın sosyalist aşama olduğunun kanıtıdır

.”      İşte, TİP’nin Anadolu teşkilatlarına Türkiye’deki devrim stratejisi böyle anlatılıyor, oportünizm tarafından… “TÜRK SOLU” parti teşkilatlarına oportünist parti yöneticileri tarafından sokulmadığından biz proleter sosyalistleri, partili kardeşlerimize küçük burjuva ajanları diye tanıtılıyoruz.
Tabii, hemen müdahale ettik, Ereğlili birkaç devrimci arkadaşla birlikte Sadun Aren’in konuşmasına. Milli demokratik devrimin, proletaryanın öncülüğünde, diğer devrimci sınıf ve tabakalarla birlikte başarıya ulaştırılabilecek bir devrim olduğunu, demokratik devrimin marksizmin zorunlu bir aşaması olduğunu,  milli demokratik devrimin yarı sömürge, yan feodal ülkeler için geçilmesi gerekli aşamayı oluşturduğunu ve 3. Enternasyonal’in (Lenin ve Stalin’in katıldığı en devrimci enternasyonal) kararı ve Mao Tse-Tung’un işlediği bir tez olduğunu ve Türkiye’de hiçbir proleter sosyalistinin küçük burjuva bürokrasisine öncülük tanımadığını, milli demokratik devrimin öncüsünün proletarya olduğunu, ancak bu öncülüğün a priori, durağan bir biçimde değil, hareket içinde elde edilebileceğini söyledik.
Sadun Aren’in gerçekleri tahrif edip, söylenmemiş sözleri söylenmiş gibi anlattığını, YALAN söylediğini ve yarı sömürge yarı feodal bir ülkede, bir ileri aşamanın devrimini, yani sosyalist devrimi savunmanın, sosyalizme ihanet ve milli cepheyi böldüğü için Amerikan emperyalizmine hizmetten başka bir şey olmadığını, nedenlerini açık bir biçimde ortaya koyarak, diğer ülkelerin devrimlerinden örnekler verip, kısaca izah ettik.
Odaya girdiğimizde hayretlerini gizlemeyerek ve burada ne aradığımızı sorarak bu karşılaşmadan müthiş sıkılmış görünen (emperyalizme hizmetten dolayı FKF’den atılmasını önerenlerden olduğumuz için) Aren’i bu, köşeye sıkışmış durumdan Senato’daki sosyalizmin (!) sesi olan Bayan Fatma Hikmet İşmen kurtardı. Teorik sorunlar üzerinde konuşmaktan hoşlanmadığı halinden açıkça belli olan, tartışmalara yalnız bir kere karışarak, prekapitalist dönem ilişkileri içindeki “Doğu Anadolu’da demokratik devrim şiarı tutmaz. Çünkü Amerika ile bir çelişkisi yoktur doğu halkının; bu nedenle anti-emperyalist sloganlar işe yaramaz” diyerek sosyalizmi ne kadar bildiğini (!) gösteren Senatör Fatma Hanım birdenbire rahatsızlandı -sağına soluna ağrılar girdi.- Biran önce Ankara’ya gidip istirahat etmesi gerektiğini, arabayı kendisinin kullandığı için çok yorgun düştüğünü, bu. nedenle hemen kalkmalarının gerektiğini söyledi. İşçi omuzdaşlarımız Bay Aren’nin renkten renge girmesi ve bizim sözlerimize karşı sağlam bir şey söyleyememesi, kemkümleri karşısında sinirlenerek, “Bize şimdiye kadar yanlış şeyler söylediler demokratik devrimi savunanlar hakkında, oysa gerçek öyle değilmiş, bu nedenle bu sorunun açıklığa kavuşması gerekir” diyerek, derhal itiraz ettiler bu kaçışa. Fakat Fatma Hanım tutturmuştu bir kere “gideceğim ben” diye. Bay Aren de Fatma Hanıma tabi olduğunu, bu nedenle kendisinin de Fatma Hanımla birlikte gitmesi gerektiğini söyledi. Partili arkadaşlar direndiler bu kaçışı önlemek için. Bizim ve diğer partili omuzdaşlarımızın direnmeleri karşısında ileri bir tarihte -5 Temmuz kararlaştırıldı- geleceğine dair söz verdi, Sadun Aren. Ve neşesi tekrar gelen Fatma Hanımla birlikte partiyi acele terkettiler.
Biz Sadun Aren’in diğer söylediklerine ilişkin, partiyi terketmesi nedeni ile kendisine yöneltemediğimiz eleştirilerimizi işçi arkadaşlarımıza anlatarak, partide sohbetimize devam ettik. Bay Aren’in sosyalist slogan diye öne sürdüğü “Toprak Köylünün, Fabrika İşçinin” sloganının yanlış olduğunu, ayrı iki devrim aşamasının sloganlarının birbirine karıştırıldığını, ayrıca bir bölgedeki fabrikanın bizatihi o bölgedeki işçilerin değil, işçilerin devletine ait olduğunu ve bu şiarın olsa olsa işçinin devletinin kurulması aşamasının (sosyalist aşamanın) bir şiarı olabileceğini, toprak köylünün şiarının ise sosyalist değil demokratik devrimin şiarı olduğunu söyledik.
Proletaryanın öncülüğünde, -feodal unsurlar hariç- köylünün bütünü ile sosyalizmi kurmayı amaç edinenlere, marksist literatürde küçük burjuva sosyalistleri dendiğini, biz proleter sosyalistlerin, feodal unsurlar hariç, köylünün bütünü ile beraber yürüdüğümüz sürece önümüzdeki devrimin demokratik devrim olduğunu, ancak bu aşama geçildikten sonra proletarya, yarı proletarya ve yoksul köylü ittifakı ile sosyalizmi kurmanın mücadelesinin yapılmasının mümkün olacağını ve de partimizin bugünkü programının eksik bir demokratik devrim programını (asgari programımız) oluşturduğunu, asıl hedefin, proletarya sosyalizmini kurmak (azami program) olduğunu detaylı biçimde anlattık.
Aren’in, “mademki anti-emperyalist küçük burjuvalar varmış, gelirler bize katılırlar. Çünkü sosyalist mücadele anti-emperyalizmi de içermektedir” sözünün sosyalizmin bilimine aykırı ve yanlış bir söz olduğunu, bir kere küçük burjuvazinin sosyalizm için mücadele etmeyeceğini, çıkarları milli demokratik devrimde olduğu için, demokratik devrim mücadelesine katılabileceğini, katılmasının da bize ilhak demek olmadığını, her sınıf kendi sınıf iktidarı için mücadele edeceğinden bağımsız bir güç halinde, bağımsız örgütleriyle ortak hedef için yanımızda yer alacağını, ikinci olarak küçük burjuvaziyi homojen kabul etmemek gerektiğini, milli demokratik devrim mücadelesine karşı alacakları tavırların ekonomik durumlarına göre kuşkulu, tarafsız ve yandaş olmak üzere üç ayrı biçimde olduğunu, ancak demokratik devrim kavgasının en üst aşamasında kuşkulu olanların bile bu mücadeleye katılabileceğini belirttik.
Bu iki devrim aşamasının unsurlarının birbirine pekala karışabileceğini İki Taktik‘ten (say.87) bölüm “… ama bu iki devrimin kısmi unsurlarının tarihte birbirine karıştığını inkar edebilir miyiz? Batı Avrupa, demokratik devrimler döneminde çeşitli sosyalist hareketler, çeşitli sosyalist girişimler tanımadı mı?” okuyarak oportünizmini Lenin’le kanıtlamaya cüret etmiş olan Aren in bu tahrifatına karşılık, biz de, “Evet, tarih bu iki devrimin unsurlarının birbirine karıştırılmasına sahne olmuştur, ama böyle bir stratejinin başarısına değil, bozgununa sahne olmuştur” diyerek, Lenin’in “İki Taktik“te (say. 82) bunu açıkça belirttiğini -say. 82’den bir paragraf okuyarak- “Tarihin … demokratik devrimler ile sosyalist devrimler unsurlarını ayırdedemeyen, cumhuriyet uğruna mücadele ile sosyalizm uğruna mücadeleyi birbirine karıştıran ve Fransa Merkez Bankasına (Banque’de France’a) el koyma vb. hatasını işleyen bir işçi hükümetini kaydettiğidir.” anlattık.
Bütün bu konuşmalar süresi içinde işçi arkadaşlarla iyice kaynaştık. Ve omuzdaşlarla uzun süren bir sohbetten sonra 5 Temmuz’da görüşmek üzere ayrıldık. Ayrılırken de 5 Temmuz’da Aren’in gelmeyeceğini, çünkü oportünizmin temel niteliğinin ideolojik mücadeleden kaçmak olduğunu söylemeyi de ihmal etmedik.[2]

5 TEMMUZ ZONGULDAK[3]
Ereğli’de söylediğimiz doğru çıkmıştı. Bay Aren yoktu Zonguldak’ta. Ereğli İlçe Başkanı toplantıyı bildirmesine karşılık, Zonguldak İl Başkanı Ahmet Hamdi Dinler, “haberimiz yok, yoksa Aren üç gün önce gelmişti” dedi, oysa daha önce görüştüğümüz İl Sekreteri ise, “evet, böyle birşeyden haberimiz var, fakat biz gerekli görmedik” diyordu.
Kısacası, Aren’in kaçışını partili arkadaşlardan gizlemek için Arenzadeler birbirleri ile ters sözler söylemek zorunda kalmışlardı.
Ulus orman köyündeki mitingden dönüldüğü için parti biraz kalabalıkça idi -yirmi beş, otuz kişi- Aren oportünizminin temsilcisi olan yönetim kurulunun etkisi altında olan omuzdaşlarımıza gelişimizin nedenini anlattık. TİP içinde Aybar ve Aren’in temsil ettiği oportünist kliklere karşı tavır alan, bunlara karşı parti içinde mücadele açan proleter sosyalistleri olduğumuzu söyledik. Kalabalıktan “Milli Demokratik Devrimciler” vs. sözler kulağımıza geliyordu, bunun üzerine “Milli Demokratik Devrimci” diye bir şeyin olmadığını ancak, yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülkede olduğumuz için, içinde bulunduğumuz aşamanın Milli Demokratik Devrim aşaması olduğunu söyleyen proleter sosyalistlerin var olduğunu, parti içi eğitimin oportünist yönetici klik yüzünden olmadığı ve oportünizmin sürekli tahrifatına maruz kalındığı için parti içinde pek çok yerde ana sorunların yanlış bilindiğini, bu nedenle yapılacak teorik tartışmaların az da olsa, olmayan parti içi eğitimin boşluğunu doldurabileceğini, ters bilinçlenmenin ancak böyle önlenebileceğini söyledik. Ve biz sosyalistlerin ideolojik mücadelede birbirimizi en sert biçimde eleştirerek hırpalayabileceğimizi ve sosyalistler arasında dostluğu, dayanışmayı ve omuzdaşlığı yalnız ve yalnız ideolojik mücadelenin sağlayacağını, ve de sosyalist bir partiyi ayakta tutan, canlılığını devam ettiren mekanizmanın eleştiri – özeleştiri mekanizması olduğunu anlattık.
Bütün bu sözlerimizi İl Başkanı Ahmet Hamdi Dinler, “Evet, haklısınız tüm söylediklerinizde, ancak biz hazır değiliz tartışmaya” sözleri ile yanıtladı.
Bu sözlerin korkunçluğuna bakın! Bir sosyalist, sosyalizm üzerine tartışmaya, konuşmaya hazır değilmiş, daha önceden hazırlanması gerekirmiş!
Evet, bu sözleri sarfeden partinin herhangi bir üyesi ve teorik sorunlar üzerinde ahkam kesmemiş bir kişisi olsa, yine bir dereceye kadar mazur görülebilir. Ama bu, sözlerin sahibi, içinde bulunduğumuz aşama sosyalist devrim aşamasıdır diyen ve biz proleter sosyalistleri likidatörlükle suçlayan, yüzbin küsur işçinin bulunduğu bir sanayi bölgesinde sosyalist bir partinin il başkanıdır. Bu nedenle bir dereceye kadar filan mazur görülemez. Mesleğinin mimarlık olduğunu ve Zonguldak’a arada sırada, önemli zamanlarda -seçim vb.- uğradığını sonradan partili arkadaşlardan öğrendik. Böyle bir başkana sahip olan Zonguldak il teşkilatının hali ise yürekler acısı; Parti, yüzbin küsur sanayi işçisinin bulunduğu bir yerde kendisini tamamen işçilerden tecrit etmiş durumdadır -Özellikle bir tek maden işçisi partide yok-. Ne garip, ne komik ve de ne acıklı ki, böyle bir sanayi bölgesinde partinin faal işçi üyesi 10’u geçmiyor ve yönetim kurulu başkanı İstanbul Gümüşsuyu’nda oturan bir mimar. Başkanın arkadaşları olan, İstanbul ve diğer yerlerden gelen komisyoncu ve mühendis, hanımlı, beyli devamlı gelen bir grup, partiye yaptığı maddi yardımlarla partinin karar mekanizması üzerinde kendi küçük burjuva dünya görüşlerini, değer yargılarını egemen kılmışlardır.
Partili ve FKF’li birkaç devrimci arkadaşla birlikte direnmelerimize ve de diğer üyelerin böyle bir tartışma açılmasını istemelerine karşın, başkan, oportünizmin tüm sorumluluğunu üzerine aldığını söyleyerek konuşmalara son verdi ve parti binasını kapatacağını bildirdi. Ve eğer ertesi gün Zonguldak il toplantısına kalabilseymişiz bu konular konuşulabilirmiş.[4]Ertesi günkü toplantıya kalacağımızı bildirdiğimizde, “bu konu ancak seçimlerden sonra konuşulacaktır” diyerek bir kere daha Zonguldaklı partili omuzdaşlarımızın gözünde rezil olmuştur.
Teorik mücadeleden kaçışın oportünizmin genel karakteri olduğunu, oportünizmin ideologu Bay Aren’in kaçışı ne denli doğalsa, Aren çömezlerinin de kaçışının o denli doğal olduğunu söyleyerek partiden ayrıldık.

6 TEMMUZ ZONGULDAK TOPLANTISI

Zonguldak ilinin faaliyetleri diğer il teşkilatlarından gelenlerle birlikte görüşülecek. Gündemdeki ilk madde Ulus orman köylerine ilişkin. Ulus orman köylerine ilişkin eylemin kritiği yapılırken ortaya çıkan tablo şuydu; Aren oportünizminin kalesi olan Zonguldak teşkilatı, birkaçı hariç, oportünizmin yanlış bilinçlendirmesine maruz kalmış, içtenlikli, iyiniyetli, yiğit, yürekli. fakat sosyalist teoriden habersiz popülist kişilerden oluşmaktadır. Yalnız popülizm değil, sağ-sol sapma ve küçük burjuva sosyalizmi içiçe geçmiş, ortaya hepsinin karışımı garip bir sosyalist (!) teori çıkmıştı. (Öyle ki proletaryanın öncülüğünde köylülerin bütünü ile sosyalizmi kurmayı amaçlamanın küçük burjuva sosyalizmi olduğunu, teorik bilince, ideolojik aydınlığa sahip olmayan işçi kafasının küçük burjuva değer yargıları ile dolu olduğunu söylediğimizde, partili arkadaşlar hayretler içinde kalmışlardır. Böyle olması çok doğal, çünkü oportünizm ancak bu biçimde, sosyalist teoriden habersiz partili arkadaşlarımıza karşı bol bol emekçi dalkavukluğu yaparak sen emekçisin, dolayısıyla sosyalistsin temasını işleyerek, parti içinde yasama ve karar mekanizmasına egemen olabilme olanağına sahip olabilir.
İşte partinin eylemleri de bu teorinin (!) ışığı altında yapılıyor ve değerlendiriliyor. Ulus orman köylerinde yapılan eylem ve yapılan eylemlerin değerlendirilmesi bunun en güzel kanıtıdır: (Bak: Devrimci teori olmadan devrimci eylem olmaz. TÜRK SOLU, sayı 87)
Ulus orman köylerinde, köylülerin hemen hepsinin az da olsa toprakları var. Ve tüketim için üretim yapıyorlar. Yılda 3-5 ay orman işletmesinde kendi araç ve gereçleri, (balta, testere ve tomrukları “ara depo”lara taşımak için gerekli öküz) ile ücretlerinin bir kısmını ayni, diğer kısmını ise nakdi alarak çalışıyorlar.
Köylü, tefeci-bezirgan tarafından iliklerine kadar sömürülmekte ve tefeciye borcu her geçen gün artmaktadır.
Koşulları böyle olan Ulus orman köylerinin üretim ilişkilerinin değerlendirilmesine bakın; Orman İşletmesinde köylüler işçi olarak çalışıyorlar; çünkü ücretlidirler. Ve köylüler yumurtalarını pazara götürdüklerinden dolayı hakim üretim biçimi kapitalist üretim biçimidir. Bu nedenle çelişki bürokrat köylü arasındadır. –Başkan böyle değerlendiriyor.– Diğerleri <i<>emek-sermaye çelişkisi var diyorlar.
Tabii bu nefis değerlendirmeler başta bu eyleme katılan devrimci öğrenci arkadaşlar ve Karabük İlçe Başkanı Halis Özkan ile tarafımızdan, “tefeci bezirgan sermaye“, “işçi“, “tüketim için üretim” kavramları açıklanarak eleştirildi.
Bu eleştirilere karşı komik, gayrı ciddi itirazlar öne sürüldü. Örneğin, “oradaki işçiler mecburen üretim araçlarına sahiptirler, bu nedenle onların işçi nitelikleri değişmez.”
Daha neler neler…
Gündemin ikinci maddesi “Sömürücüye Yumruk” gazetesinin sorunlarına ilişkindi. Gazeteyi çıkartanların niteliklerini, eylemdeki tavırlarını belirttik. Bu nedenle bu keskin sosyalistlerin (!) gazetelerinin de niteliğini artık siz değerlendirin. Bu yüzden gazetenin kapsamı üzerine konuşulanları burada uzun uzun yazmayacağım.
Ancak, Aren oportünist kliğinin genel niteliğini belirleyeceğine ve Aren’in objektif olarak neye hizmet ettiğini çok açık ortaya koyacağına inandığım için, gazeteye ilişkin bir konudaki tartışmayı olduğu gibi nakledeceğim.
“-Gazetede Amerikan emperyalizminden hiç sözedilmiyor. Oysa bilindiği gibi ülkemiz yarı işgal altındadır. Bu nedenle İkinci bir Milli Kurtuluş Savaşı vermemiz gerekiyor. Bu savaşı sonuna kadar götürecek ve diğer anti-emperyalist sınıflara öncülük edecek olan proletaryaya bilinç vermeyi amaç edinen bir gazetede neden Amerikan emperyalizminden hiç bahsedilmiyor” sorumuza verilen cevap;
“-İşçi somut olarak Amerikan emperyalizmini görmüyor , işçi karşısında işvereni görüyor. Örneğin sözleşmeyi hükümet yaptı. Amerikan hükümeti Amerika kıtasından kalkıp Türkiye’ye gelip, bu mukaveleyi mi yaptı? diye düşünür işçi. Ve Amerika nire, Türkiye nire der.”
Bizim cevabımız:
“-Korkunç sözler bunlar. Sizler bilmeyerek emperyalizme hizmet etmektesiniz. Emperyalizm bugün artık bir ülkeye tankları, topları ve askerleri ile girip klasik anlamda işgal etmiyor, yeni sömürgecilik bugün uzmanları, kredileri, barış gönüllüleri, üsleri ile yani kendini gizleyerek bir ülkeyi işgal ediyor. Ve görünüşte yerli, fakat gerçekte emperyalizmin iktidarı ile işgalini sürdürüyor.”
“-Şimdi sorarım sizlere; Amerikan emperyalizmi ile somut gözüken (AP iktidarının aracılığı dışında) hangi sınıf ve tabakaların çelişkisi var?”
“-Birkaç Amerikan işyerinde çalışanların dışında hiçbir sınıf ve tabakanın Amerikan emperyalizmi ile çelişkisi açık, görünür değildir ülkemizde.”
“-AP iktidarı kimin iktidarıdır? AP iktidarı milli bir iktidar mıdır? AP îktidarı Amerikan emperyalizminin ülkedeki uzantısı değil midir?”
“-Halk elbet somut olarak Amerikan emperyalizmini göremez. Somut olarak gördüğü gün emperyalizmin Türkiye’de sonu gelmiş demektir.”
Karşı-devrim yoğun anti-komünist propaganda vb.1eri ile gizlenmiş ve ülkenin iliklerine kadar sızmış, Amerikan emperyalizminin baskısı altında da olan, yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülkede; biz proleter sosyalistlerin acil görevi nedir? Başta proletarya olmak üzere emperyalizmle çelişen diğer bütün sınıf ve tabakalara anti-emperyalist bilinç vererek Amerikan emperyalizmini Türkiye’den atmak değil midir? Amerikan emperyalizminin boyunduruğundan kurtulmadan sosyalist iktidarı kurmak mümkün mü?”
-Ben burada kimsenin bilinçli biçimde emperyalizmin lehine çalıştığına inanmıyorum. Fakat Amerikan emperyalizmini somut olarak göremediği için anlamıyor diyerek Amerikan emperyalizminden hiç bahsetmemek objektif olarak emperya1izme  hizmet etmek demektir.”
Çıt yok. Derin bir sessizlik. En son konuşan Başkan bize  cevap veriyor; “Söylenenler doğru tabi. Ancak biz, işçiye anti-emperyalist bilinci giderek vereceğiz. Önce sınıf bilinci vereceğiz.(!) Sınıf bilinci verdikten sonra Amerikan emperyalizminden sözedeceğiz.”
Ve gündemin maddesi geçiliyor acele olarak.
Ayrılırken FKF’in çıkarttığı “Bağımsız Türkiye” gazetesinden bir miktar yollanırsa, burada dağıtmalarının mümkün olup olmadığını sorduğumuzda, Başkanın cevabı şuydu; “Bağımsız Türkiye gazetesini  şehirde dağıtabiliriz. Fakat fabrikalarda, işçi bölgelerinde dağıtamayız çünkü bu gazete küçük  burjuvaziye bilinç veriyor. Bu konudaki bizim görüşlerimizi biraz önce öğrendiniz.”
“Bağımsız Türkiye” gazetesinin birinci sayısı “Kanlı Pazar”dan, Amerikan emperyalizminin Türkiye’deki durumundan bahsetmekte ve işçisi, köylüsü, memuru, öğrencisi kısaca bütün Türkiye halkını Amerikan emperyalizmine karşı direnmeye çağırıyordu.
İşte niteliği bu olan Bağımsız Türkiye gazetesi yalnız küçük burjuvaziye bilinç veriyormuş (!)
Ne denir, Amerikan emperyalizmi ile çıkarları çelişmeyen ve İkinci Milli Kurtuluş Savaşımızın dışında yer alacak bir işçi sınıfı var sanki. Ve bu beylerin kafasına göre emperyalizm atılmadan sosyalizmi kurmak mümkün galiba (!).
İşte Aren oportünizmi, İşte Bay Aren’in gerçek çehresi!
Bay Aren, keskin sosyalist gözükerek, İkinci Milli Kurtuluş Savaşımızın öncüsü ve en kahraman ordusu olacak olan Türkiye proletaryasını etkilemekle yükümlü partili arkadaşlara uzun bir süre ters bilinç vererek; sanayi bölgelerinde oportünizmin egemen kılınması için yoğun faaliyetlerde bulunarak, Amerikan emperyalizminin teslimiyet politikasını bugüne dek başarı ile yürüttünüz.
Ancak bu düzene başkaldırmış, sosyalist bir Türkiye’nin kurulması için mücadele etmek amacıyla partimizin saflarında yer almış yiğit, yürekli ve coşkulu omuzdaşlarımızı daha ne kadar uyutabileceğinizi düşünüyorsunuz?
Bugün yanlış bilinç verildiği için oportünizmin saflarında yer alan partili omuzdaşlarımızdan korkun. Korkun, çünkü sosyalistler bilinçli hainleri affetmezler. Korkun, çünkü bugün gerçekleri göremedikleri için size alkış tutan nasırlı elleri yarın yakanızda hissedeceksiniz.
Proleter sosyalistleri, bir yandan proleter sosyalist teorinin ışığı altında proletaryaya politik bilinç vererek örgütleyecek, diğer yandan, emperyalizme karşı, sınıf ve tabakaların yanında yer alacaktır.
Bu mücadelede emperyalizm pek çok ajan provokatörlerini saflarımıza sokarak proletaryayı ve partisini yanlış yollara sürüklemeye çalışacaktır.
Fakat perde, proleter sosyalistlerinin zaferi ile kapanacaktır. Bütün bunları yaşayan kişiler olarak göreceğiz. Biz de göreceğiz, siz de.


Dipnotlar
[*] Bu yazı ilk kez 22 Temmuz 1969 tarihinde Türk Solu dergisinin 88. sayısında yayınlanmıştır. 
[1] Zonguldak İl Teşkilatı Aren oportünizminin kalesidir. 
[2] 7 Temmuz Ereğli, “Gelmeyeceği buradaki kaçışından belliydi diyorlar, Ereğlili omuzdaşlarımız.” 
[3] 5 Temmuz’daki toplantı, Ereğli de Aren ile aramda geçen konuşma daha çok kişiyi kapsasın diye, Ereğli yönetim kurulu tarafından Zonguldak’a alınmıştır. Fakat Zonguldak İl Başkanı, herhalde Aren’in istemi ile, bu toplantıyı örtbas etmiştir. 
[4] Ertesi gün gitmemiz gerektiğini bildirmiştik, önceden, fakat, “yarın gitmeseydiniz bu konuyu konuşurduk” demeleri üzerine hareketimizi erteledik. 


Mahir Çayan

 (14.08.1945, Samsun-20.03.1972, Kızıldere)

Dev-Genç, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi ve Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi’nin kurucusu ve efsanevi önderi.’68 liler olarak bilinen kuşağın teorik lideri. MDD stratejisinin bir savaş stratejisi olduğunu ve bunun bir savaş örgütü yani bir parti ile gerçekleşebileceğini savundu ve ardından birlikte hareket ettiği arkadaşlarıyla birlikte Türkiye Halk Kurtuluş Partisi (THKP/C) yi kurdu. Pek çok eylem gerçekleştirdi. Son olarak Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ile birlikte bir eylem yapılması konusunda bu örgütten Ertuğrul Kürkçü, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna’yla anlaştı. 26 Mart 1972’de Ünye’deki Radar Üssü’nde çalışan üç İngiliz teknisyeni kaçırdı. Bu eylem sırasında, gizlendikleri evi kuşatan güvenlik güçlerinin açtığı ateşle 30 mart 1972’de on arkadaşı ile birlikte öldürüldü. Bu olay Türkiye devrim tarihine “KIZILDERE” olarak geçti öldürülen 10 devrimci de “ON’LAR” olarak…

https://solkursun.wordpress.com